Yazı
İç içe kasalar: Osmanlı alıcıları için Londra saatleri

Bu saatlerin çekiciliği, bir yüzeyin ardında başka bir güzelliğin beklemesinde. Süslü bir kasayı düşünürken gözümüz bir sonraki kenara, renge, bezemeye kayıyor. Metropolitan Sanat Müzesi, Türkiye pazarı için yapılan saatlerde genellikle iki, bazen üç dış kasa bulunduğunu belirtiyor. Deri, şagren ya da gümüş telkâri, narin iç kasaları koruyordu. Bu koruyucu düzen, değerli malzemeleri peş peşe görmenin de keyfini sunuyor; küçük bir nesne, bakışımız için birkaç ayrı durak kazanıyor. Metropolitan Sanat Müzesi: Repetisyonlu saat
Londra’dan Osmanlı alıcısına
Londra’nın Türkiye’ye yönelik geniş çaplı saat ihracatı 1680’lerde gelişti. Metropolitan Sanat Müzesi’nin aktardığına göre 1786’ya gelindiğinde İngiliz saatleri, Osmanlı topraklarına ithal edilen saatler arasında başı çekiyordu. Altın ve emaye yüzeylerin arkasında böyle bir ticaret ilişkisi var. Bu çerçeve, küçük nesnelerin nerede üretildiğiyle kimin beğenisine sunulduğunu birlikte düşünmemizi sağlıyor. Bir saatin kasası, bu ilişkinin gözle görülebilen ayrıntılarını taşıyabiliyor. Londra Müzesi: Saat, Metropolitan Sanat Müzesi: Repetisyonlu saat
Londra Müzesi’ndeki C1478 numaralı saat, bu bağlantıyı somutlaştırıyor. 1780 tarihli eser Markwick, Markham, Story adlarıyla kaydedilmiş ve Türkiye’ye ihraç edilmek üzere Londra’da yapılmış. Emaye kadranındaki işaretler katalogda Türk rakamları olarak tanımlanıyor. Müze, dış kasanın gösterişli bezemesini varlıklı Türk müşterilerin zevkiyle açıkça ilişkilendiriyor. Böylece saatin hitap ettiği alıcı, hem kadranın görünüşünde hem de onu çevreleyen süslemede kendini hissettiriyor. Londra Müzesi: Saat
Bir kasanın içinde bir başkası
1780 tarihli bu saatin toplam üç kasası var. Dış kasanın kenarını renkli emaye desenler çevreliyor. Altın orta kasada, yine renkli emayeyle bezenmiş, burulmuş halatı andıran bir bordür bulunuyor. Altın iç kasanın arkasındaysa kurma deliği yer alıyor. Katmanlar boyunca bakışın izlediği ayrıntı değişiyor: önce renkli bir desen, ardından kıvrılan bir çizgi, sonra mekanizmanın işleyişiyle ilgili küçük bir açıklık. Londra Müzesi: Saat
Takılara ilgi duyan biri için halatı andıran bordürün kendine özgü bir cazibesi var. Çizgi, renk ve altın, daracık bir kenar boyunca bir araya geliyor. Kasanın sınırı da başlı başına seyredilecek bir süse dönüşüyor. Orta katmanın kendi bezemesine sahip olması, gözün burada biraz daha oyalanmasına imkân veriyor. Bütünün içinde her küçük yüzey, kendisine ayrılan bakış süresini uzatıyor.
British Museum’daki Isaac Rogers saati, malzemeler arasında başka bir buluşma sunuyor. Osmanlı pazarı için Londra’da yapılan 1795 tarihli saatin üç kasasında gümüş ve şagren kullanılmış; dış kasanın çapı 73,20 milimetre. Orta kasanın içinde, kenarı dişli, krem rengi basılı bir saat kâğıdı korunmuş. Metalin ve derinin yanında duran bu sade kâğıt, nesnenin içinde daha sakin bir ayrıntıyla karşılaşma duygusu uyandırıyor. British Museum: Isaac Rogers saati
Kâğıdın dişli kenarı da kendine ait bir görsel ritim taşıyor. Krem rengi yüzey, daha gösterişli malzemeler arasında bakışa küçük bir soluklanma alanı açıyor. Böyle bir ayrıntının varlığı, saati seyretmenin temposunu değiştiriyor. İçeride saklı duran mütevazı bir parça, süslü bir bordür kadar uzun süre akılda kalabiliyor.
Gümüşün parıltısı ve sesi
Metropolitan Sanat Müzesi’nin muhtemelen 1770 dolaylarına tarihlendirdiği altın ve emaye saatte, biçimlendirilmiş gümüş ibreler küçük elmaslarla bezeli. Mekanizma Francis Perigal’a ya da Francis Perigal Jr.’a atfediliyor. Kasa süslemesinin içine gizlenmiş küçük açıklıklar, zamanı sesle bildiren tekrarlama mekanizmasının çan sesini dışarı iletiyor. Aynı küçük hacimde bezeme ve ses bir araya geliyor. Metropolitan Sanat Müzesi: Repetisyonlu saat
İbreler, mücevherle saat arasındaki yakınlığı özellikle görünür kılıyor. Biçimleri ve üzerlerindeki elmaslar, zamanın okunduğu yüzeye ayrı bir süs değeri katıyor. Gizli açıklıklar da zihnimizdeki nesneye işitsel bir boyut ekliyor. Kasanın nasıl göründüğünü düşünürken içinden yükselen sesi de hayal edebiliyoruz. Bakışın izlediği bezeme, böylece sesin dışarı ulaştığı yüzeyle aynı yerde buluşuyor.
Victoria ve Albert Müzesi’ndeki daha büyük bir örnek, bu ilişkiyi farklı bir ölçekte gösteriyor. Londra yapımı Markwick & Markham saati 1750–1775 arasına tarihleniyor ve muhtemelen Türkiye pazarı için hazırlanmış. Yüksekliği 12 santimetre; saat başlarını ve çeyrekleri gümüş bir çanla duyuruyor. Müzenin açıklamasına göre bu tür büyük saatler, yolculuk sırasında bir odadaki kancaya asılarak oda saati olarak kullanılabiliyordu. Bu ölçü, saatin kişinin çevresinde nasıl bir yer tutabileceğini de gözümüzde canlandırıyor. Victoria ve Albert Müzesi: Markwick & Markham saati
Altının çevrelediği bir nehir
Saatçiler Müzesi koleksiyonundaki Markwick Markham & Perigal saati, 1813 tarihli bir ayar damgası taşıyor. Üç kasasında altın ve emaye bir araya geliyor: iç kasa sade altından, orta ve dış kasaların kenarları ise dilimli. Dış kasanın arkasında emayeyle işlenmiş bir nehir manzarası bulunuyor. Burada gözün karşısına, küçük bir yüzeye sığdırılmış bütün bir manzara çıkıyor. Science Museum Group: Üç kasalı emaye saat
Dilimli kenar, nehir sahnesine yumuşak bir çerçeve veriyor. İç kasanın sade altınıyla yan yana düşünüldüğünde bu küçük resim, dikkatle bakmanın bir başka ödülü gibi görünüyor. Takı meraklısı için bu saatlerin kalıcı çekiciliği de burada: güzellik kenarlara, iç içe yüzeylere ve saatin arkasında bekleyen küçük nehre kadar uzanıyor.